26 Haziran 2016 Pazar

Overlokçu

Bölüm 1
Onu uykusundan uyandıran ses oldukça tanıdıktı. Perdeyi araladığında daha gözlerini tam açmamıştı ancak gördüğü karaltılardan aşağıda olan bitenleri kestirebiliyordu. Arka kapakları açılmış bir minibüs ve arkasında bekleyen iki kadın. Bu overlokçuların pek müşterisi olmaz diye düşündü ancak sabahtan akşama kadar en az dört tanesinin sesini duyardı, söyledikleri tekerlemeyi de ezberlemişti : overlokçu makinesi ayağınıza geldi diye başlar,her türlü eski halıların alınabileceği beyanatıyla devam ederdi. Bütün eski halıları mı alıyorlar acaba, şu annemin evlenirken verdiği, piknik falan yaparken kullanırsınız dediği eski kırmızı geniş halıyı da alırlar mıydı acaba diye geçirdi içinden.  Zaten eşi de onu koyacak yer bulamıyor, çöpe atacak yer arıyordu sanki. Ancak o halıyı seviyordu, ona piknik yapmayı göl kenarında gezinmeyi hatırlatıyordu, ayrıca desenleri de çok ilginçti. Normal birisi halının eskiliğinden desenlerine bakmazdı ancak, o bazen halının bulunduğu odaya girince farketmeden bakakalıyordu. Güzel halı kullanılır diyordu, yumuşak ve sağlam eski olmasa salona bile serilir. Neyse zaten kullanmıyoruz boşuna yer kaplamasın deyip halıyı sırtladı ve aşağıya indi, indiğinde overlokçu aracının sokakta ilerlediğini gördü. Islık çalamıyordu halıyla koşamazdı da, tam vazgeçip eve dönecekken arabasının anahtarının cebinde olduğunu farketti. Halıyı teslim edememenin vereceği tamamsızlık duygusundansa minibüsü arabasıyla takip edip yetişmeye karar verdi. Nasıl olsa birazdan duracak, birşey olmaz deyip halıyı arabasının arkasına attı ve sokak boyunca sürdü. Biraz ileride ilerleyen minibüsü gördü, şimdi korna çalmayayım birazdan durur deyip arkasından devam etti. Caddeye çıkınca minibüs birden hızlandı. Geride kaldığını farkedince o da bastı gaza ama bir türlü yetişemiyordu. Neredeyse ana caddeyi bitirip şehrin biraz dışına varmışlardı. Ben ne yapıyorum diye düşündü, bir overlokçunun peşinden kaç kilometre yol aldım. Ama işini yarım bırakmanın vereceği rahatsızlığı düşününce bunları düşünmeden biraz daha bekledi minibüsün durmasını. Birkaç kilometre daha gidince içinde bulunduğu saçmalığı iyice idrak etti ve dönmeye karar verdi. Tam u dönüşü yapacakken minibüsün biraz ötede sağa sinyal verdiğini gördü, döndüğü yön çok izbe ve tabela olmayan bir yoldu. Bu adam nereye gidiyordu, birden aşırı bir merak içerisine girdi. Bütün halıları topladıkları bir yer vardı herhalde oraya gidip halıyı bırakabilirdi belki ucuza halı bile satıyor olabilirlerdi, birkaç tane de bunlardan alabilirdi. Bu dar yola döndüğüne göre varacağı yer pek uzak olmamalıydı. Sinyalini kapatıp dönmeden devam etti ve yeniden minibüsün peşindeydi. Saatine baktı eşi uyanmadan işlerini halledip gelebilirdi. Ona birkaç halıyla sürpriz yapmak güzel bir hareket olurdu.
Bölüm 2
Beyaz minibüs yolun bitimindeki büyük ve eski fabrika binasının önünde durdu. O ise biraz geriden daha yavaştan izleye izleye geliyordu. Bu köhne binayı görünce biraz tırsmıştı çünkü.  Adamlar hızlıca minibüsün arka kapağını açıp, birkaç halıyı sırtladılar ve büyük bir kapıdan içeri girdiler. Onu farketmemişlerdi. En azından o öyle düşünüyordu. O da minibüsün biraz arkasına aracını park etti ve arkadan halısını alarak adamların içeri girdiği kapıdan girdi. İçeriye girer girmez gördüğü şey onu hayretler içerisinde bıraktı. Adeta küçük bir tepe gibi yığılmış bir halı birikintisi. Bazısı açık bazısı toplanmış halde, ancak hepsi de kırmızı ve kırmızının tonlarında. Binanın içerisinde ise yankılanan üç adam sesi vardı. Konuşuyorlardı içlerinden biri “İmkanı yok abi biz bu şeyi asla bulamayacağız, boşuna ter döküyoruz ” diyordu. Diğeri cevapladı “Büyük patron öyle demiyor, çok yaklaştık dedi, son yaptıkları araştırmada bu bölgede bir yerde olduğu söyleniyor.”. Bu adamlar ne arıyorlardı acaba diye düşündü. O an yanlış yerde olduğunu anladı. Tam geri dönecekken arkasında izbandut kılıklı adamı gördü. Adam yakasından tuttu ve biraz önce konuşanlara doğru sordu “Bu herif kim yeni mi başladı işe, ben tanımıyorum”.”O kimmiş lan” diye koşuştular birden telaş içinde. “Evet beyefendi burada ne arıyorsunuz” dedi içlerinden biri. Onu tutan adam, onları dinlediğini ve ne zamandan beri burada bulunduğunu bilmediğini söyledi. O ise amacının sadece halı satmak olduğunu onları görüp sokaktan beri takip ettiğini söyledi. “Abi bu casus” diye bağırdı içlerinden biri, “Hem de kırmızı bir halıyla bizi takip etmiş kesin casus” diye devam etti. “Ne casusluğu beyefendi ben sadece halı..” derken kafasındaki ani acıyla kendinden geçti. Uyandığında elleri bağlı bir şekilde sandalyede oturuyordu. Ne olduğuna hala anlam veremiyordu: bu adamlar neden ona saldırmıştı, neden burada bağlıydı. Ona beyefendi diyen adam telefonla konuşuyordu hararetli hararetli. “Çok yaklaştığımızı anladılar patron peşimizden adam göndermeye başladı diğer gruplar” dedi. “Neye yaklaştınız lan şerefsizleer” diye bağıracakken birden kafasının acısını hatırlayarak kendisini tuttu.
Bölüm 3

Hezasor:  evet aradıkları, çok yaklaştıkları şeyin adı buydu ve üstelik bir halıydı ve rengi kırmızıydı, adamların konuşmalarından anladıkları bunlardı. Bir halıyı neden bu kadar çok arıyorlardı aklı ermiyordu. O minibüslerin içerisindeki makineler de büyük ihtimalle aradıkları şeyi bulmaları için kullandıkları bir araçtı. Telefon konuşmasını bitiren adam yanına geldi ve “Maalesef seni öldürmek zorundayız, bu kadar yaklaşmışken herhangi bir açık veremeyiz” dedi. Bir an için donakaldı ve ardından bir makineli tüfek gibi masum olduğunu, neyle uğraştıklarını ne aradıklarını bilmediğini, bu saçmalığın içine nasıl düştüğünü anlamadığını saydırdı. Adam “Evet masum olabilirsin ama öyle olsan bile burada işittiğin şeyler ölmen için geçerli bir sebep, ayrıca Hezasor’u arayan diğer gruplarla yapılan anlaşma gereği gruplardan biri diğerinin alanına girerse de cezası ölümdür.” dedi. Birden sinirlendi “Siz kimsiniz lan kimi öldürüyorsunuz? Hezasor neymiş? siz necisiniz?” deyip birkaç küfür etti. Karşısındaki adam sakinliğini korudu, “Dostum gerçekten masumsun ve mallıktan ötürü buraya gelmişsin gibi ama seninle ilgili kararı değiştiremem” dedi. “Dinle beni. Hezasor dünyadaki bütün güçleri elinde bulunduran ve sahibinin istediği herşeyi yapabildiği bir halıdır. Hazreti Süleyman ölmeden önce dünyadaki işini en iyi yapan herkesi toplamış,savaşçısından marangozuna herkesi ve hepsinden bu halıya birer ilmek atmasını istemiş, ardından verdiği tılsımla bu halıyı her konuda her şeyin yapılabileceği bir araç haline getirmiş ancak sonra pişman olmuş ve bu halıyı gömmüş, biz işte o halıyı arıyoruz. Sadece biz değil bir yığın insan. Sokakta gördüğün overlokçular bu cemaatin sadece küçük bir üyesi”. Rüya görüyorum dedi içinden birazdan uyanacağım. “Kimseye söylemeyeceğim bunu gerçekten” dedi. “Çok yaklaştığımızı hissediyorum, seni serbest bırakıp herşeyi mahvetme riskini göze alamayız , biz küçük ve kurallarına bağlı bir grubuz” dedi adam. Yılgın düştü, tamamen merak içerisinde “Peki bu halıyla dilekler nasıl gerçek oluyor” diye sordu, onu öldüreceklerine hala inanmıyordu. “O halıya belli bir süre sahip olan kişi eğer onun varlığından haberdar ise yapmasını istediği şeyi düşünmesi yeterli” dedi. “Hmmm” dedi duraksadı ve tekrar onu bırakmalarını istedi, isterlerse onlarla beraber halıyı arayacağını söyledi, kabul etmediler. Birden izbandut adam elinde silahla geldi. İşte o zaman anladı ölümün eşiğinde olduğunu. Diğer adam sordu “Son kez söylemek istediğin birşey var mı?”. “Yok, ne yapıyorsanız yapın” dedi çaresizce. Gözlerini kapattı, böyle mi ölecektim ben, diye içinden geçirdi. Saçmalığın daniskası, böyle birşey olabilir mi, dedi içinden. O sırada şarjör sesini duydu, artık ölümüne saniyeler kalmıştı. Eşini getirdi aklına, gülüyordu ona. Son kez keşke böyle berbat bir şekilde ölmeseydim dedi kendine. Keşke karşısındaki denyolar geberip gitse. Bundan sonra bir şey düşünmeden bekledi. Ancak ortam çok sessizleşmişti birden, gözleri kapalıydı. Gözleri kapalı ölmek istiyordu, son gördüğü şeyin o adamların yüzündense karanlık olmasını istiyordu. Ancak herhangi bir hareket de yoktu, ses de. Aradan yirmi saniye geçince gözlerini açmaya karar verdi. Gördüğü şey yere yığılmış üç adam ve havada duran bir halıydı. Halı kırmızı kırmızı parlıyordu ve birkaç saniye sonra yere düştü. Ellerinin ve ayaklarının da çözüldüğünü farketti. Adamların yanına gitti hepsinin boynuna sanki birer kırmızı şiş saplanmıştı, ölmüşlerdi. Bu kırmızı nesnelere dokununca ip gibi yumuşak olduklarını farketti : evet bunlar demin havada asılı kalan halının ilmekleriydi. Sonra yere düşen halının yanına gitti bu halı onun halısıydı. Evdeki eski püskü halısı onun hayatını kurtarmıştı. Sonra adamın dediklerini hatırladı, bu kutsal halı olmalıydı sahibinin dediklerini yapan. Bu düşünce onu dehşete düşürmüştü. Bir müddet ne yapacağını bilemedi. Sonra halıyı toparladı ve arabasına binip evinin yolunu tuttu. Eve girdiğinde karısı kahvaltı yapıyordu. Nerdeydin diye sordu, o halıyla ne yapıyorsun dedi. “Hiiç tamir ettirecektim ancak çok orjinal bir halı olduğunu böyle kalması gerektiğini söylediler, sonra araba çalışmadı, anca geldim işte” dedi. Eşi bu cevaptan tatmin olmamıştı, ama onu yine de kahvaltıya çağırdı. “Neden gülümsüyorsun sürekli” diye sordu karısı. Gülümsediğini gerçekten farketmemişti. “Hiiç normal halim” dedi. Bir iki zeytin yedikten sonra “Halıyı boş odaya serelim ya, dışarıya da fazla çıkartmayalım zaten kir toplamazmış bu halılar asla” dedi. Karısı şaşırmış gözlerle baktı ve kahvaltılarına devam ettiler.