25 Temmuz 2016 Pazartesi

Psikolojik

Bölüm 1
Melun diş ağrısının nedenini, bundan önceki dört tanesi gibi, bu dişçi de bulamamıştı. Dişlerin ve diş etlerin sağlam gözüküyor, bir de çene cerrahını çağıralım istersen demişti ona bakan dişçi. Gelen diğer doktor da herhangi bir sorun göremediğini söyledi. O ise ‘herhangi bir sorun yok ise dişlerinin neden ağrıdığını’ sordu, doktorlar da bunun nedeninin psikolojik olabileceğini belki de bir psikoloğa görünmesi gerektiğini söylediler. Anlattığı ağrıların bu şartlar altında mümkün olmadığını, ağzında bir sorun göremedikleri için ağrının da hiç ortaya çıkmaması gerektiğinden dem vurdular. Ardından muayenehaneden sonuçsuz bir şekilde, yine yeniden, ayrıldı. Üstelik bu vücudunda ortaya çıkan ve doktorların herhangi bir sonuca varamadıkları anormalliklerden sadece bir tanesiydi. Karnında ortaya çıkan şiddetli ağrılardan ve vücudunun her tarafında kaşıntıyla beraber döktüğü kurdeşenlerden de gına gelmişti artık. Çok fazla doktora ve hastanelere gitmişti ancak doktorların çoğunun tetkikler sonucunda söyledikleri şeyler aynıydı: tahlillerinin sonuçları gayet normal, bu aralar çok stres yapıyor musun? Ona göre stres falan yapmıyordu, bazen gereğinden fazla düşünceli olduğunu düşünüyordu ancak bu stres sayılmazdı. Bu ağrılar ve rahatsızlıklar bazen alışılabilir seviyede, bazen ise katlanılmaz oluyordu, ancak hiç peşini bırakmıyorlardı. Bunların çekilmez olduğu dönemler çok huysuz oluyor, normalde sinirlenmediği şeylere sinirleniyordu. Geçeceklerini bilse belki daha sakin olabilirdi, ancak artık doktorlar herhangi bir şey bulamadıklarını söylediklerinde dahi sevineceği yere üzülmeye başlamıştı.
Bir gün yine bu ağrılardan karın ağrısıyla uyuyakaldı, diş ağrısı olsa ağrı kesici almadan kesinlikle uyuyamazdı ama karın ağrısı bazen gece uyandırsa da, üstüne uyunabilir seviyedeydi. Rüyasında on beş on altı yaşlarında bir oğlan çocuğu gördü. Kendisine bir şey söylemeden garip garip bakıyordu. Biraz daha yaklaşınca çocuğun elbiselerinin yırtık ve rezil bir halde durduğunu gördü. Sabah uyandığında çocuğun yüzü ve duruşu aklındaydı. Bir an için gözleri kapalı halde kendini bu çocuk gibi mazlum ve çaresiz hissetti. Bu ağrılarının tuttuğu zamanlar doğru dürüst uyuyamadığından genelde böyle saçma sapan rüyalar görürdü. Ama bu seferki çok değişikti, bu çocuk kendisi değildi ama kendisine çok yakın hissetmişti çocuğu. Çektiği acıları anlıyormuş gibi bir hal içerisindeydi. Bu yüzden daha önce yüzünü bile görmediği bu garip çocuğu kendisiyle özdeşleştirmişti. Sonra bu da iliğime işlemiş  saçma sapan ağrıların bilinçaltıma başka bir yansıması diye düşündü ve yatağından kalkıverdi.
Bölüm 2
Bir yıl sonra köyüne bayram ziyareti için gittiği zaman benzer bir rüyayı tekrar görmüştü. Bu sefer bir yıl önce rüyasında gördüğü gencin sanki on yıl yaşlanmış halini görmüştü. Duruşu ve bakışları aynı, sanki birşeyler söylemek istiyormuş da söyleyemiyormuş gibiydi. Ancak yüzünden tanıdığı bu büyümüş genç acısını belli etmiyorcasına gayet sakin görünüyordu. Yanına gittiğinde adam ona doğru bakarak “Yardım et” dedi. Sonra gerisin geri koşmaya başladı. O ise merak içerisinde adamın peşinden koşacakken ayaklarının hareket etmediğini gördü. Adamın arkasından “Dur, geri dön” diye bağırmaya başladı. Sonra terler içerisinde uyandı, tekrar uyumaya çalıştı ancak bu rüya öyle ardından hemen uyunabilecek bir rüya değildi. Birden çok susadığının farkına vardı ve köy evinin mutfağına su içmeye yollandı. Gözleri yarı açık koridordan geçerken duvardaki aile büyüklerinin resimlerine gözü takıldı. Bir yüze odaklanmıştı, yanında büyük ihtimale karısı ve çocuğu bulunan bir adam. Yüze iyice yakınlaşıp baktığında bu adamın demin rüyasında gördüğü adamın tıpatıp aynısı olduğunu anladı. Çok şaşırmıştı, ancak bu resmi büyük ihtimalle daha önceden gördüğünü ve bilinçaltının ona bu şekilde başka bir oyun oynadığını düşündü ve bu düşünceyle rahat bir şekilde uykuya daldı.
Sabah kahvaltıdan sonra gördüğü rüya tekrar aklına geldi. Merakını gidermek için ninesinin yanına gidip resimdeki adamın kim olduğunu sordu. Ninesi ise “O senin dedenin babasıdır, yani benim kayınbabam olur” dedi. Resimdeki oğlan çocuğunun ise dedesi olduğunu da ekledi. Ama bu sohbet uzun sürmedi. Ninesi bu konudan pek haz etmemişti anlaşılan. Kayınbabası hakkında da pek konuşmak istemiyor olabilirdi. O da pek üstelemedi, biraz daha köyde vakit geçirip akşama doğru şehirdeki evine doğru yola çıktı.
Bölüm 3
Doktorların tavsiye ettiği üzere birkaç psikologla bu devam eden ağrıları hakkında görüşmeler yapmıştı. Onlar da tam tahmin ettiği gibi psikolojisinin çok normal olduğunu, bir sorun bulunmadığını belirttiler. Aklı almıyordu bu sebepsiz ağrıları, ve doktorlara olan güveni sıfıra inmişti. İntihar etmenin tek çözüm olacağını düşündüğü nadir zamanlar olsa da genel olarak ağrılarla yaşamayı öğrenmeye çalışıyordu. Bir gün bir tren yolculuğu esnasında yanında oturan adamla derin bir sohbete girişti. Adam eski bir psikiyatrdı ve artık işini yapmıyordu. Adama kendini çok yakın hissettiğinden bu dermansız ağrılarından ve gittiği doktorlardan ve de onların söyledikleri şeylerden bahsetti. Adam biraz düşündü. Sonra eski bir tanıdığını görmüşçesine gözleri parlayarak : “Galiba ben senin sorununu biliyorum” dedi. O ise fazla heyecanlanmamıştı, adamın söyleyeceği şeyin televizyon programlarında gösterilen doğal denilen ancak bir işe yaramayan iyileşme zımbırtılarından birisi olacağını düşündü. Ama yine de ilgili gibi davranarak dinlemeye koyuldu. “Acı transferi” dedi adam, “Senin sorunun acı transferi.”. Adamın dediği şeyi pek anlamamıştı adamın konuşmasına devam etmesine onay veriyorcasına kaşlarını meraklı bir biçimde çattı. “İnsanlık alemi acılardan ibarettir dostum, biz ise ya kendi ürettiğimiz acıları ya da başkalarının bize bağışladığı acıları çekmek zorunda bırakılırız. Acıların miktarı asla değişmez, çok azı yok edilebilir. Bizim ürettiğimiz acılar ise aslında her zaman var olan acılardan başka bir şey değildir.” Adamın dedikleri daha çok kafasını karıştırmıştı. Bu adamın hafiften kafayı tırlatmış olabileceğini aklından geçirdi. “Acı transferi dediğiniz şeyin benim durumumla ne alakası olabilir?” diye sordu. “Hissettiğimiz acı ve üzüntü aslında evrende dolaşıp sığınacak vücutlar arayan enerji birikintileridir. Bu enerji bir insana geçtiğinde genelde vücudundaki bağlantılı yerlere de sirayet eder ve sen bu kişilerin hasta olduğunu düşünürsün. Senin durumunda büyük ihtimalle bu enerji birikintisi biraz fazlaymış ve her nasılsa vücudunun herhangi bir yerine zarar vermemiş, sadece çektiğin ağrılar kalmış.” Adam sözlerine devam etmeden kaşlarından birkaç kıl koparttı ve ardından bir sigara yaktı. “Tabi etraftaki bazı olumsuzluklar, sigara içmek gibi, bu enerjileri kendine çekip duran mıknatıslardır. Ancak bu enerji birikintileri kendilerine en uygun kişiyi seçmeyi çok güzel bilirler. Nesilden nesile devam eden hastalıklar da aslında bir soyun genlerini çok seven ve ondan ayrılmak istemeyen enerji birikintilerinden başka bir şey değillerdir.” Adam lafını bitirdiğinde trenin ineceği durağa geldiğini bildirerek izin istedi ve yanından ayrıldı. Adam giderken arkasından bir şeyler daha sormak istedi. Sonra vazgeçti ve adamın yüzyıllardır süren araştırmalarıyla genetik hastalıkları ve daha bir sürü şeyi boktan bir enerji safsatasına bağlamasının saçmalık olduğunu düşündü.
Bölüm 4
Kendisini çok iyi tanıyordu veya öyle olduğunu zannediyordu. Saçmalık dediği şeyleri bile üç dört gün düşünür, en sonunda düşünmekten yorgun düşünce kendisine en mantıklı gelen bir görüşle kendisini kandırır ve kendi kendini ikna ederdi. Bu bütün insanların bir özelliği olmalıydı, insan bir düşünceyi sonsuza kadar kafasında dolandıramazdı. Eğer o düşünce beyninde çelişki fırtınalarına yol açıyorsa, en sonunda orta yolu bir şekilde bulur ve kendini rahat ettirirdi. Trendeki adamın dedikleri de onda bu türden düşüncelerin doğmasına sebep olmuştu. İki gün önce saçmalık dediği bu adamın sözleri hafiften mantıklı gelmeye başlamıştı. Böyle saçma bir düşüncenin mantıklı olmaması gerekiyordu, derhal çürütülmesi lazımdı. Bu yüzden çürütme işleminin ilk adımı olarak annesini,babasını ve dedelerini aradı ve onlara kendisinde bulunan rahatsızlıklara benzer şeyler olup olmadığını sordu. Aldığı cevap olumsuzdu, ayrıca onların bildiklerine göre yakın akrabalarda da böyle bir sorun yoktu. Trendeki adam büyük ihtimalle bir deliydi ve meslekten de deli olduğu için atılmıştı. Böylece kafasındaki yaramaz düşünceyi birkaç telefon aramasıyla derdest etmişti veya öyle olduğunu zannediyordu.
Günlerden bir gün, yine diş ağrısından kurtulmak için yuttuğu ağrı kesicinin yan etkisi olarak verdiği karın ağrısıyla uyuyakaldı. Rüyasında yıkık bir ev gördü. Evin etrafı toz içerisindeydi ve etrafında birkaç insan koşturuyordu. Bu insanlar bilmediği yabancı bir dil konuşuyorlardı. O da koşarak enkazın yanına gitti. Bu sefer bildiği bir dilden “İmdat” çığlıklarını duydu. Enkazın altından geliyordu ve bir erkeğe aitti bu sesler. Hızlıca duvar kalıntılarını kaldırmaya başladı. Biraz zor olsada rüyada olmanın verdiği güçle olsa gerek, sonunda adama ulaştı ve kolundan çekerek enkazın dışarısına çekti. Adamın yüzünü gördüğünde donakalmıştı. Bu daha önce rüyasında gördüğü büyük dedesiydi. Adam ona sarıldı, o ise konuşmaya çalıştı ama ağzını açamadı. Bir müddet sadece birbirlerine bakarak durdular. Adam minnettar bir şekilde gözlerini kırpmadan bakıyordu. Sonra iki tane asker kılıklı adam yabancı bir dilde bağırarak adamın yanına geldiler ve sanki onu görmemişcesine büyük dedesinin kollarına girerek götürdüler.

Bölüm 5
Uyandığında ilk işi yüzünü bile yıkamadan arabasına atlayıp köyün yolunu tutmak oldu. Bu sefer ninesinden büyük dedesiyle alakalı bütün bilgileri almakta kararlıydı. Köye, ninesinin evine vardığında biraz hoşbeşten sonra konuya girdi. Ninesi bu sefer isteksiz değildi. Büyük dedesinin başından geçen herşeyi en baştan anlatmaya başladı : “Dedeni 15 yaşındayken düşman askeri aldı götürdü, 5 sene boyunca ne haber aldık, ne de bir mektup, öldü zannetmiştik”. Rüyasında gördüğü yabancı dille konuşanları şimdi daha iyi idrak etmişti. “O yaban memleketlere esir gittiğinde onu inşaat işlerinde bir iki para vererek çalıştırmaya başlamışlar, daha oraya varalı 15 gün olmamış, inşaatın bir duvarı üzerine çökmüş, öldü zannetmiş o koca taşların altında, ama koca yüreklinin biri o taşları nasıl kaldırdıysa kurtarıvermiş onu. Başka kimse görmemiş onu ama o görmüş.”. Rüyasında gördüğü olayın aynısını anlatıyordu ninesi, aşırı bir şaşkınlık içerisinde dinlemeye devam etti. “Ama o günden sonra o oğlanı hiç görmemiş , üstüne üstlük inşaatın altından çıktıktan sonra artık gurbetten mi, yediği yemeklerden midir, karnına sürekli ağrılar girermiş, kurdeşenler dökermiş.” Gözleri şaşkınlıkla daha çok açılmıştı, birden atladı ve sordu “Peki ya dişi, dişi ağrıyor muymuş?” . Ninesi cevapladı “Zaten enkaz üzerine devrilince 3-4 dişi de kırılmışmış”. Herşeyi çözdüğünü düşündü bir an için yada o öyle olduğunu zannediyordu.  Ninesi devam etti : “Ama düşman ellerinden döndükten sonra çok geçmedi kendisine geldi, yeniden gürbüzleşti diyorlar”. Ninesinden dedesiyle ilgili birkaç hikaye daha dinledikten sonra elini öperek, heyecanla yanından ayrıldı. Bir yerde durdu ve sakinleşerek düşünmeye başladı : dedesi bu ızdırapları 5 sene civarı çekmiş olmalıydı, kendi hastane kayıtlarına baktı o da hemen hemen 5 senedir bu acılarla baş etmeye çalışıyordu. Gördüğü rüyayı tekrar düşündü ve birden bu sabah karın ağrısıyla uyanmadığını hatırladı. Kendisini zorladı, acaba dişi ağrıyor muydu ağrımıyor muydu, sanki ağrımıyor gibiydi. Trendeki deli adam haklıydı sanki. Bu acılar kendisine dedesinden miras kalmış olmalıydı. Yoksa o da mı delirmişti? Acı transferi buydu demek, bazen ortalıkta dolaşan acılardan sizin de nasiplenmeniz gerekebilirdi. Kendisini çok mutlu ve sağlıklı hissetti. Herşeyi açıklığa kavuşturmuş ve ağrılarından kurtulmuştu. Sonra aklına birşey dank etti, ninesinin anlattığı olaydaki dedesini kurtaran kişi kendisi olabilir miydi? Rüyasında geçmişe gidip dedesini kurtarmıştı ve bütün acılarını ağrılarını dedesine aktarıp gelmiş miydi? Peki onda bulunan acılar ona nasıl,kimden gelmişti? Bütün bunları düşünmenin gereksizliğini anlayınca,  sadece durumunun keyfini yaşayarak hiç birşey düşünmeden yürümeye devam etti.
Acılara karşı çoğu zaman yapılacak birşey olmuyordu, onlar her türlü yoldan sizi bulup gerekeni yapıyorlardı.

26 Haziran 2016 Pazar

Overlokçu

Bölüm 1
Onu uykusundan uyandıran ses oldukça tanıdıktı. Perdeyi araladığında daha gözlerini tam açmamıştı ancak gördüğü karaltılardan aşağıda olan bitenleri kestirebiliyordu. Arka kapakları açılmış bir minibüs ve arkasında bekleyen iki kadın. Bu overlokçuların pek müşterisi olmaz diye düşündü ancak sabahtan akşama kadar en az dört tanesinin sesini duyardı, söyledikleri tekerlemeyi de ezberlemişti : overlokçu makinesi ayağınıza geldi diye başlar,her türlü eski halıların alınabileceği beyanatıyla devam ederdi. Bütün eski halıları mı alıyorlar acaba, şu annemin evlenirken verdiği, piknik falan yaparken kullanırsınız dediği eski kırmızı geniş halıyı da alırlar mıydı acaba diye geçirdi içinden.  Zaten eşi de onu koyacak yer bulamıyor, çöpe atacak yer arıyordu sanki. Ancak o halıyı seviyordu, ona piknik yapmayı göl kenarında gezinmeyi hatırlatıyordu, ayrıca desenleri de çok ilginçti. Normal birisi halının eskiliğinden desenlerine bakmazdı ancak, o bazen halının bulunduğu odaya girince farketmeden bakakalıyordu. Güzel halı kullanılır diyordu, yumuşak ve sağlam eski olmasa salona bile serilir. Neyse zaten kullanmıyoruz boşuna yer kaplamasın deyip halıyı sırtladı ve aşağıya indi, indiğinde overlokçu aracının sokakta ilerlediğini gördü. Islık çalamıyordu halıyla koşamazdı da, tam vazgeçip eve dönecekken arabasının anahtarının cebinde olduğunu farketti. Halıyı teslim edememenin vereceği tamamsızlık duygusundansa minibüsü arabasıyla takip edip yetişmeye karar verdi. Nasıl olsa birazdan duracak, birşey olmaz deyip halıyı arabasının arkasına attı ve sokak boyunca sürdü. Biraz ileride ilerleyen minibüsü gördü, şimdi korna çalmayayım birazdan durur deyip arkasından devam etti. Caddeye çıkınca minibüs birden hızlandı. Geride kaldığını farkedince o da bastı gaza ama bir türlü yetişemiyordu. Neredeyse ana caddeyi bitirip şehrin biraz dışına varmışlardı. Ben ne yapıyorum diye düşündü, bir overlokçunun peşinden kaç kilometre yol aldım. Ama işini yarım bırakmanın vereceği rahatsızlığı düşününce bunları düşünmeden biraz daha bekledi minibüsün durmasını. Birkaç kilometre daha gidince içinde bulunduğu saçmalığı iyice idrak etti ve dönmeye karar verdi. Tam u dönüşü yapacakken minibüsün biraz ötede sağa sinyal verdiğini gördü, döndüğü yön çok izbe ve tabela olmayan bir yoldu. Bu adam nereye gidiyordu, birden aşırı bir merak içerisine girdi. Bütün halıları topladıkları bir yer vardı herhalde oraya gidip halıyı bırakabilirdi belki ucuza halı bile satıyor olabilirlerdi, birkaç tane de bunlardan alabilirdi. Bu dar yola döndüğüne göre varacağı yer pek uzak olmamalıydı. Sinyalini kapatıp dönmeden devam etti ve yeniden minibüsün peşindeydi. Saatine baktı eşi uyanmadan işlerini halledip gelebilirdi. Ona birkaç halıyla sürpriz yapmak güzel bir hareket olurdu.
Bölüm 2
Beyaz minibüs yolun bitimindeki büyük ve eski fabrika binasının önünde durdu. O ise biraz geriden daha yavaştan izleye izleye geliyordu. Bu köhne binayı görünce biraz tırsmıştı çünkü.  Adamlar hızlıca minibüsün arka kapağını açıp, birkaç halıyı sırtladılar ve büyük bir kapıdan içeri girdiler. Onu farketmemişlerdi. En azından o öyle düşünüyordu. O da minibüsün biraz arkasına aracını park etti ve arkadan halısını alarak adamların içeri girdiği kapıdan girdi. İçeriye girer girmez gördüğü şey onu hayretler içerisinde bıraktı. Adeta küçük bir tepe gibi yığılmış bir halı birikintisi. Bazısı açık bazısı toplanmış halde, ancak hepsi de kırmızı ve kırmızının tonlarında. Binanın içerisinde ise yankılanan üç adam sesi vardı. Konuşuyorlardı içlerinden biri “İmkanı yok abi biz bu şeyi asla bulamayacağız, boşuna ter döküyoruz ” diyordu. Diğeri cevapladı “Büyük patron öyle demiyor, çok yaklaştık dedi, son yaptıkları araştırmada bu bölgede bir yerde olduğu söyleniyor.”. Bu adamlar ne arıyorlardı acaba diye düşündü. O an yanlış yerde olduğunu anladı. Tam geri dönecekken arkasında izbandut kılıklı adamı gördü. Adam yakasından tuttu ve biraz önce konuşanlara doğru sordu “Bu herif kim yeni mi başladı işe, ben tanımıyorum”.”O kimmiş lan” diye koşuştular birden telaş içinde. “Evet beyefendi burada ne arıyorsunuz” dedi içlerinden biri. Onu tutan adam, onları dinlediğini ve ne zamandan beri burada bulunduğunu bilmediğini söyledi. O ise amacının sadece halı satmak olduğunu onları görüp sokaktan beri takip ettiğini söyledi. “Abi bu casus” diye bağırdı içlerinden biri, “Hem de kırmızı bir halıyla bizi takip etmiş kesin casus” diye devam etti. “Ne casusluğu beyefendi ben sadece halı..” derken kafasındaki ani acıyla kendinden geçti. Uyandığında elleri bağlı bir şekilde sandalyede oturuyordu. Ne olduğuna hala anlam veremiyordu: bu adamlar neden ona saldırmıştı, neden burada bağlıydı. Ona beyefendi diyen adam telefonla konuşuyordu hararetli hararetli. “Çok yaklaştığımızı anladılar patron peşimizden adam göndermeye başladı diğer gruplar” dedi. “Neye yaklaştınız lan şerefsizleer” diye bağıracakken birden kafasının acısını hatırlayarak kendisini tuttu.
Bölüm 3

Hezasor:  evet aradıkları, çok yaklaştıkları şeyin adı buydu ve üstelik bir halıydı ve rengi kırmızıydı, adamların konuşmalarından anladıkları bunlardı. Bir halıyı neden bu kadar çok arıyorlardı aklı ermiyordu. O minibüslerin içerisindeki makineler de büyük ihtimalle aradıkları şeyi bulmaları için kullandıkları bir araçtı. Telefon konuşmasını bitiren adam yanına geldi ve “Maalesef seni öldürmek zorundayız, bu kadar yaklaşmışken herhangi bir açık veremeyiz” dedi. Bir an için donakaldı ve ardından bir makineli tüfek gibi masum olduğunu, neyle uğraştıklarını ne aradıklarını bilmediğini, bu saçmalığın içine nasıl düştüğünü anlamadığını saydırdı. Adam “Evet masum olabilirsin ama öyle olsan bile burada işittiğin şeyler ölmen için geçerli bir sebep, ayrıca Hezasor’u arayan diğer gruplarla yapılan anlaşma gereği gruplardan biri diğerinin alanına girerse de cezası ölümdür.” dedi. Birden sinirlendi “Siz kimsiniz lan kimi öldürüyorsunuz? Hezasor neymiş? siz necisiniz?” deyip birkaç küfür etti. Karşısındaki adam sakinliğini korudu, “Dostum gerçekten masumsun ve mallıktan ötürü buraya gelmişsin gibi ama seninle ilgili kararı değiştiremem” dedi. “Dinle beni. Hezasor dünyadaki bütün güçleri elinde bulunduran ve sahibinin istediği herşeyi yapabildiği bir halıdır. Hazreti Süleyman ölmeden önce dünyadaki işini en iyi yapan herkesi toplamış,savaşçısından marangozuna herkesi ve hepsinden bu halıya birer ilmek atmasını istemiş, ardından verdiği tılsımla bu halıyı her konuda her şeyin yapılabileceği bir araç haline getirmiş ancak sonra pişman olmuş ve bu halıyı gömmüş, biz işte o halıyı arıyoruz. Sadece biz değil bir yığın insan. Sokakta gördüğün overlokçular bu cemaatin sadece küçük bir üyesi”. Rüya görüyorum dedi içinden birazdan uyanacağım. “Kimseye söylemeyeceğim bunu gerçekten” dedi. “Çok yaklaştığımızı hissediyorum, seni serbest bırakıp herşeyi mahvetme riskini göze alamayız , biz küçük ve kurallarına bağlı bir grubuz” dedi adam. Yılgın düştü, tamamen merak içerisinde “Peki bu halıyla dilekler nasıl gerçek oluyor” diye sordu, onu öldüreceklerine hala inanmıyordu. “O halıya belli bir süre sahip olan kişi eğer onun varlığından haberdar ise yapmasını istediği şeyi düşünmesi yeterli” dedi. “Hmmm” dedi duraksadı ve tekrar onu bırakmalarını istedi, isterlerse onlarla beraber halıyı arayacağını söyledi, kabul etmediler. Birden izbandut adam elinde silahla geldi. İşte o zaman anladı ölümün eşiğinde olduğunu. Diğer adam sordu “Son kez söylemek istediğin birşey var mı?”. “Yok, ne yapıyorsanız yapın” dedi çaresizce. Gözlerini kapattı, böyle mi ölecektim ben, diye içinden geçirdi. Saçmalığın daniskası, böyle birşey olabilir mi, dedi içinden. O sırada şarjör sesini duydu, artık ölümüne saniyeler kalmıştı. Eşini getirdi aklına, gülüyordu ona. Son kez keşke böyle berbat bir şekilde ölmeseydim dedi kendine. Keşke karşısındaki denyolar geberip gitse. Bundan sonra bir şey düşünmeden bekledi. Ancak ortam çok sessizleşmişti birden, gözleri kapalıydı. Gözleri kapalı ölmek istiyordu, son gördüğü şeyin o adamların yüzündense karanlık olmasını istiyordu. Ancak herhangi bir hareket de yoktu, ses de. Aradan yirmi saniye geçince gözlerini açmaya karar verdi. Gördüğü şey yere yığılmış üç adam ve havada duran bir halıydı. Halı kırmızı kırmızı parlıyordu ve birkaç saniye sonra yere düştü. Ellerinin ve ayaklarının da çözüldüğünü farketti. Adamların yanına gitti hepsinin boynuna sanki birer kırmızı şiş saplanmıştı, ölmüşlerdi. Bu kırmızı nesnelere dokununca ip gibi yumuşak olduklarını farketti : evet bunlar demin havada asılı kalan halının ilmekleriydi. Sonra yere düşen halının yanına gitti bu halı onun halısıydı. Evdeki eski püskü halısı onun hayatını kurtarmıştı. Sonra adamın dediklerini hatırladı, bu kutsal halı olmalıydı sahibinin dediklerini yapan. Bu düşünce onu dehşete düşürmüştü. Bir müddet ne yapacağını bilemedi. Sonra halıyı toparladı ve arabasına binip evinin yolunu tuttu. Eve girdiğinde karısı kahvaltı yapıyordu. Nerdeydin diye sordu, o halıyla ne yapıyorsun dedi. “Hiiç tamir ettirecektim ancak çok orjinal bir halı olduğunu böyle kalması gerektiğini söylediler, sonra araba çalışmadı, anca geldim işte” dedi. Eşi bu cevaptan tatmin olmamıştı, ama onu yine de kahvaltıya çağırdı. “Neden gülümsüyorsun sürekli” diye sordu karısı. Gülümsediğini gerçekten farketmemişti. “Hiiç normal halim” dedi. Bir iki zeytin yedikten sonra “Halıyı boş odaya serelim ya, dışarıya da fazla çıkartmayalım zaten kir toplamazmış bu halılar asla” dedi. Karısı şaşırmış gözlerle baktı ve kahvaltılarına devam ettiler.