9 Ocak 2017 Pazartesi

İLERİDE DEĞERLENİR



Öncesi
İşten gelip her zaman ziyaret ettiği haber sitesine girdiğinde ilk gördüğü haberin başlığı tanıdıktı. Haber atmosfer koşulları dünyanınkine benzerlik gösteren başka bir gezegenin bulunduğunu söylüyordu. Bu aralar böyle haberleri çok duyuyordu,yazanlara göre bu gezegenle beraber keşfedilen dünya benzeri gezegen sayısı 798’e yükselmiş oluyordu. Tabii ki bu uzaktan yapılan gözlemlerle orada gerçekten canlı olup olmadığı henüz belirlenemiyordu ve dünyalıların gönderdiği uzay araçlarından en uzağa gideni güneş sistemi sınırlarını yeni geçmişti. Bu yetersizliklere karşın, hükümetlerinden yeterli nakit desteğini bulamayan uzay ajansları bu gezegenlere yapılacak yolculuklar için biletler satmaya başlamıştı. Dış sistemlerin gezegenlerine yolculuk yapmak mümkün olduğunda ilk bu biletleri satın alan kişileri götüreceklerini söylüyorlardı. Sloganları basit ve anlaşılırdı : “Dünyamız yaşanılabilir bir yer olmaktan çıktığında, geleceğe güvenle bakmanızı sağlayan bir yatırım”. Aslında sattıkları bir biletten çok daha öteydi, onlar gelecekte değerleneceğini iddaa ettikleri arsalar satan emlakçılardan başka birşey değillerdi. Uzak gezegenler sahipsizdi ve oraya ilk varan insanlar arasında bölüşülecek yaşanılabilir arazilere sahip olacaklardı. İnsan evladı yaşadığı dünyanın içinde yine insanların yaşadığı yerleri yeni bulmuş gibi yapıp oralara ve orada yaşayanlara neler yapmamıştı ki, sahipsiz bakir topraklara bu gözle bakmasın. Uzay ajanslarının bu hamlesi gerçekten işe yaramıştı. Büyük birkaç uzay ajansı birleşip biletleri en yakın gezegende en yüksek fiyatlı, uzak gezegenlerde de daha düşük fiyatlı olacak şekilde ayarlamışlardı. Bu işte bir gariplik vardı, normalde uzak olan yerin bilet ücreti daha fazla olmalıydı. Ancak gerçekte satılan şey bilet değil, o gezegenlerdeki yaşanılabilecek mekanlardı. En uzak gezegenlere zaten gidilmesi imkansız gözüyle bakıldığından, fiyatları hemen hemen eski model ikinci el araba fiyatları kadardı. İnsanlar buna çok ilgi göstermişlerdi, dünyaya en yakın 120 gezegenin hisseleri hemen satılmıştı. Alan kişiler genelde paralarının çokluğundan yatırım yapacak yer bulamayan ve kendilerini her konuda garanti altına almak isteyen kişilerdi. Aldıkları bilete milyonlar sayan kişiler uzay teknolojisinin kendilerini daha Mars’a bile götüremeyeceğini de biliyorlardı. Ancak bu kişiler teknolojiye güvenen ve dünyanın geleceğinden umutsuz kişilerdi, bir kısmı ise ‘ileride değerlenir’ diyenlerdendi. O ise bunları düşündükten sonra gezegen biletlerinin satıldığı internet sitesine giriş yaptı. Gezegen biletlerinin fiyatlarını en düşükten en yükseğe doğru sıraladı. İlk sıradaki gezegenin bilet fiyatı maaşından birazcık daha fazlaydı. Ama bu gezegen dünyadan tam 1800 ışık yılı uzaklıktaydı. Yani ışık hızında hareket eden bir araç bu gezegene ancak 1800 yılda varabilirdi. Saçmalık diye düşündü, bunları alanlar nasıl bir kafaya sahip acaba dedi.  
Ertesi gün internette dolaşırken yan tarafta çıkan bir reklama gözü ilişti. İnternet senin en son neye baktığından haberdardı. Adamın biri aldığı gezegen biletini satıyordu. Bu bilet dün baktığı gezegene aitti ve fiyatı yarı yarıyaydı. Gerzeğin biri almış ve daha sonra pişman olmuş herhalde, diye düşündü.  Sayfayı kapatacakken aniden beynine ucuz bir şeyi kaçırmama iç güdüsüyle acaba alsam mı düşüncesi düştü. İnsanlar böyle küçük fırsatları kaçıra kaçıra zengin olamıyorlardı. Çocuğu yoktu ve evli değildi. İyi de para biriktiriyordu. Gerçi bu parayla yakınlarda bir araba almayı düşünüyordu ama bilete vereceği miktardan birşey olmazdı. Hayatının her döneminde dedesinin veya babasının zamanında ucuza bulup almadığı arsalardan bahseden insanlar olmuştu. Bir dede veya bir baba şehrin eskiden çok önemsiz olup şu an çok değerlenen bir yerinde bir arsayı veya evi ayaklarına kadar fırsat gelmesine rağmen almamıştı. Bu yüzden de onların torunları veya çocukları da hayıflanıp duruyorlardı. Şimdi o arsa onların olsaydı paraya para demezlerdi. Ancak dedeleri sonuçta bir emlak analisti değildi, nereden bilsindi. Kendisinin de büyük dedesi zamanında şu an şehirde çok değerli olan bir arsayı ‘beni burada kurtlar yer’ diye reddetmişti. Kendisi de ortamlarda bu konuların bahsi geçtiğinde bu hikayeyi anlatıp hayıflanırdı. Ama dedesini gerçekten kurtlar yeseydi belki de kendisi hayatta bile olmayacaktı. Bir müddet düşündükten sonra bu dedeler ve babalar gibi olmama kararı aldı ve bileti almaya karar verdi. Torunları ondan övgüyle bahsedeceklerdi. Ne kadar ileri görüşlü bir adam olduğundan dem vuracaklardı. Tabi önce evlenmesi lazımdı.
Sonrası
Bir gün daha sona ermek üzereydi. Yaptığı tek şeyin karnını doyuracak kadar çalışmak olduğunun farkındaydı. Sabahtan akşama kadar çalışıp, hayatın bundan ibaret olduğunu sananlar da yok değildi. Hatta bu insanlar çoğunluğu teşkil etmekteydi. Kendisi de kendini bildi bileli çalışıyor ama hayatın başka yönlerinin de farkında gibi gözükmeye çalışıyordu. Bir aygezen değildi ama yine de etrafındaki sülüklerden bin kat daha akıllıydı dediğine göre. Söylenilenlere göre aygezenler dünyayı bırakıp gittiklerinde arkalarında hastalıktan geberen bir insanlık bırakmışlardı. Aygezenler bununla yetinmeyip dünyayı kendi bodrum katlarına çevirmiş bütün çöp işlerini burada sağ kalan insanlara yaptırıyorlardı. Tabi bunlara inanmak büyük saçmalıktı. Bu lafları söyleyenler ise çalışmaktan hoşlanmayan ve ölmek üzere olan 19 yaşındaki yaşlı kimselerdi. Bu yaşlıların hepsi böyleydi, kendisi 13 yaşındaydı ve nereden baksan bir yedi yıl daha yaşarı vardı. Tek hayali ayaklarında 2 yerine tek zincir taşıyan ve daha güzel yemekler yiyen bir ustabaşı olmaktı. Ustabaşı olunca çocuk yapmaya da izin veriliyordu. Çocuk yapmak sadece yapmaktan ibaret bir olaydı birileri gelip çocuğunu elinden alıyor ve senin bakmana gerek kalmıyordu. Ancak etraftaki kediler uzun bir zaman yavrularını yanlarında gezdiriyorlardı, bayağı keriz olmalılardı bu kediler. Hayatı farklı gördüğünü ona düşündürten şey yan fabrikada çalışan kız olmalıydı. Çünkü onu her gördüğünde sanki hayata en değişik bakan kişi oymuş gibi hissediyordu.
Bu tekdüzelik çalıştığı yere bel üstü elbiseler giymiş,uzun boylu ve kilolu, zengin olduğu her halinden anlaşılan birinin gelmesiyle değişmişti. Bu kişi birinci ustabaşıyla birşeyler konuştuktan sonra ustabaşının kendisine el ettiğini gördü ve kalbi pıtır pıtır atmaya başladı. Yanlarına gittiğinde adam elini sıktı ve kendisinin değişik isimli bir ulaştırma firmasından olduğunu söyledi. Adamın elini sıkmasına çok şaşırdı ve cevap veremedi. Adam onunla özel olarak konuşmak istiyordu. Dışarıda kuytu bir yere geçtiklerinde adam meseleyi anlatmaya koyuldu. Tombalak adamın anlattığına göre seneler seneler evveli bizim kerizin büyük büyük dedesi bir aygezen bileti almış. Bu aygezen biletinin olduğu gezenegene de seferler yeni başlamış ve kendileri de çok güvenilir bir şirket olduklarından bunun üzerine hemen gelip tek varisi bulup bileti teslim etmek zorundalarmış. Aynı zamanda seferden önce hem yeni seferi tanıtmak hem de kendisini ünlü yapmak için birkaç fotoğraf çekinmeleri iyi olurmuş. Tabi bunun da para olarak bir karşılığı olacakmış. İsterlerse gidecekleri gezengenden bir miktar arazi de tahsis edebilirmiş. Geçirdiği kısa süreli krizden sonra ne diyeceğini bilemedi ve aklına yan fabrikadaki kız geldi. Adama yanında başka birini götürüp götüremeyeceğini sorduğunda adam yanıt olarak işçi takımından sadece bir kişi alabileceklerini söyledi. Anlaşılan dedesi sayesinde büyük bir aygezen olacaktı ve başka dünyalara adım atacaktı, biricik aşkı burada beklese de olurdu.
Kendisini ana istasyona götürecek gemi biraz yükseldiğinde dünyanın kahverengi puslar içinde kalmış gri silüetine bir baktı. Biraz sonra hiçbirşey gözükmeyecekti çünkü herşey o siyah pis bulutların altında kalacaktı. Bu gemiye binenlerin çoğu yüzlerinde garip maskelerle dolaşıyorlardı. Ama gemiye bindiklerinde çıkarıp rahatlıyorlardı. Kendisine de biraz garip bakıyorlardı nedense. Bu gemide hayatında hiç görmediği tipten insanlar peyda olmuştu. Garip beyaz saçlı kıvrışmış suratlarıyla kendisine bakan bu insanlara asıl garip garip bakılması gerekenin kendileri olduğunu birilerinin söylemesi gerekiyordu. İstasyona varıp kendisini uzak gezegene götürecek ve bir aygezen olmasını sağlayacak gemiye bindiğinde, fabrikaya gelen tombul adamla yeniden karşılaştı. Kendisinin birkaç resmini elindeki garip makineyle çekti ve ona ne kadar iyi davranıldığını birazdan gelecek kişilere de anlatması gerektiğini söyledi. Birazdan 10-15 kişi ellerinde garip makinelerle hiç susmadan onlarca soru sorarak gemideki odasını doldurdular. Sorulara utangaç cevaplar veriyor ve hiç tanımadığı dedesine teşekkür edip duruyordu. Aslında dede diye bir kavramı kendisi yeni öğrenmişti. Çünkü babası veya annesini bilmeden yaşamıştı, hatta onun tanıdığı herkes annesi veya babasını tanımıyordu. Gazeteciler gittikten sonra odasında yalnız kaldı ve yolculuğun birazdan başlayacağına dair bir anons işitti. Bu istasyona gelmesi herhalde 2 saatini almıştı ve uzak bir gezegene varması da daha uzun sürerdi diye düşünerek uykuya daldı. Ancak fazla uyumadan bir el omzuna dokundu ve yolculuğun sona erdiğini söyledi. Başşehire servislerin her yarım saatte bir kalktığını ve acele ederse birazdan kalkacak olan servise yetişeceğini söyledi ve üzerinde şişko adamın ismi yazılı bir de kağıt uzattı. Gemiden çıkıp etrafına baktığında üzerinde bulunduğu sarı gezegenin ve etrafında koşuşturan yüzlerce garip giyinimli aygezerin görüntüsüyle karşı karşıya geldi. Yanına gelen beyaz saçlı bir adam elindeki kağıdı alıp bir göz gezdirdi ve “bu kadar parayla burada biraz zor yaşarsın dostum istersen gel ve benim mekanımda çalışmaya başla” dedi. Bir daha etrafa baktı ve kendisinin gerçekten değişik bir bakış açısına sahip olduğunu düşünerek adama olumlu bir şekilde kafa salladı.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Psikolojik

Bölüm 1
Melun diş ağrısının nedenini, bundan önceki dört tanesi gibi, bu dişçi de bulamamıştı. Dişlerin ve diş etlerin sağlam gözüküyor, bir de çene cerrahını çağıralım istersen demişti ona bakan dişçi. Gelen diğer doktor da herhangi bir sorun göremediğini söyledi. O ise ‘herhangi bir sorun yok ise dişlerinin neden ağrıdığını’ sordu, doktorlar da bunun nedeninin psikolojik olabileceğini belki de bir psikoloğa görünmesi gerektiğini söylediler. Anlattığı ağrıların bu şartlar altında mümkün olmadığını, ağzında bir sorun göremedikleri için ağrının da hiç ortaya çıkmaması gerektiğinden dem vurdular. Ardından muayenehaneden sonuçsuz bir şekilde, yine yeniden, ayrıldı. Üstelik bu vücudunda ortaya çıkan ve doktorların herhangi bir sonuca varamadıkları anormalliklerden sadece bir tanesiydi. Karnında ortaya çıkan şiddetli ağrılardan ve vücudunun her tarafında kaşıntıyla beraber döktüğü kurdeşenlerden de gına gelmişti artık. Çok fazla doktora ve hastanelere gitmişti ancak doktorların çoğunun tetkikler sonucunda söyledikleri şeyler aynıydı: tahlillerinin sonuçları gayet normal, bu aralar çok stres yapıyor musun? Ona göre stres falan yapmıyordu, bazen gereğinden fazla düşünceli olduğunu düşünüyordu ancak bu stres sayılmazdı. Bu ağrılar ve rahatsızlıklar bazen alışılabilir seviyede, bazen ise katlanılmaz oluyordu, ancak hiç peşini bırakmıyorlardı. Bunların çekilmez olduğu dönemler çok huysuz oluyor, normalde sinirlenmediği şeylere sinirleniyordu. Geçeceklerini bilse belki daha sakin olabilirdi, ancak artık doktorlar herhangi bir şey bulamadıklarını söylediklerinde dahi sevineceği yere üzülmeye başlamıştı.
Bir gün yine bu ağrılardan karın ağrısıyla uyuyakaldı, diş ağrısı olsa ağrı kesici almadan kesinlikle uyuyamazdı ama karın ağrısı bazen gece uyandırsa da, üstüne uyunabilir seviyedeydi. Rüyasında on beş on altı yaşlarında bir oğlan çocuğu gördü. Kendisine bir şey söylemeden garip garip bakıyordu. Biraz daha yaklaşınca çocuğun elbiselerinin yırtık ve rezil bir halde durduğunu gördü. Sabah uyandığında çocuğun yüzü ve duruşu aklındaydı. Bir an için gözleri kapalı halde kendini bu çocuk gibi mazlum ve çaresiz hissetti. Bu ağrılarının tuttuğu zamanlar doğru dürüst uyuyamadığından genelde böyle saçma sapan rüyalar görürdü. Ama bu seferki çok değişikti, bu çocuk kendisi değildi ama kendisine çok yakın hissetmişti çocuğu. Çektiği acıları anlıyormuş gibi bir hal içerisindeydi. Bu yüzden daha önce yüzünü bile görmediği bu garip çocuğu kendisiyle özdeşleştirmişti. Sonra bu da iliğime işlemiş  saçma sapan ağrıların bilinçaltıma başka bir yansıması diye düşündü ve yatağından kalkıverdi.
Bölüm 2
Bir yıl sonra köyüne bayram ziyareti için gittiği zaman benzer bir rüyayı tekrar görmüştü. Bu sefer bir yıl önce rüyasında gördüğü gencin sanki on yıl yaşlanmış halini görmüştü. Duruşu ve bakışları aynı, sanki birşeyler söylemek istiyormuş da söyleyemiyormuş gibiydi. Ancak yüzünden tanıdığı bu büyümüş genç acısını belli etmiyorcasına gayet sakin görünüyordu. Yanına gittiğinde adam ona doğru bakarak “Yardım et” dedi. Sonra gerisin geri koşmaya başladı. O ise merak içerisinde adamın peşinden koşacakken ayaklarının hareket etmediğini gördü. Adamın arkasından “Dur, geri dön” diye bağırmaya başladı. Sonra terler içerisinde uyandı, tekrar uyumaya çalıştı ancak bu rüya öyle ardından hemen uyunabilecek bir rüya değildi. Birden çok susadığının farkına vardı ve köy evinin mutfağına su içmeye yollandı. Gözleri yarı açık koridordan geçerken duvardaki aile büyüklerinin resimlerine gözü takıldı. Bir yüze odaklanmıştı, yanında büyük ihtimale karısı ve çocuğu bulunan bir adam. Yüze iyice yakınlaşıp baktığında bu adamın demin rüyasında gördüğü adamın tıpatıp aynısı olduğunu anladı. Çok şaşırmıştı, ancak bu resmi büyük ihtimalle daha önceden gördüğünü ve bilinçaltının ona bu şekilde başka bir oyun oynadığını düşündü ve bu düşünceyle rahat bir şekilde uykuya daldı.
Sabah kahvaltıdan sonra gördüğü rüya tekrar aklına geldi. Merakını gidermek için ninesinin yanına gidip resimdeki adamın kim olduğunu sordu. Ninesi ise “O senin dedenin babasıdır, yani benim kayınbabam olur” dedi. Resimdeki oğlan çocuğunun ise dedesi olduğunu da ekledi. Ama bu sohbet uzun sürmedi. Ninesi bu konudan pek haz etmemişti anlaşılan. Kayınbabası hakkında da pek konuşmak istemiyor olabilirdi. O da pek üstelemedi, biraz daha köyde vakit geçirip akşama doğru şehirdeki evine doğru yola çıktı.
Bölüm 3
Doktorların tavsiye ettiği üzere birkaç psikologla bu devam eden ağrıları hakkında görüşmeler yapmıştı. Onlar da tam tahmin ettiği gibi psikolojisinin çok normal olduğunu, bir sorun bulunmadığını belirttiler. Aklı almıyordu bu sebepsiz ağrıları, ve doktorlara olan güveni sıfıra inmişti. İntihar etmenin tek çözüm olacağını düşündüğü nadir zamanlar olsa da genel olarak ağrılarla yaşamayı öğrenmeye çalışıyordu. Bir gün bir tren yolculuğu esnasında yanında oturan adamla derin bir sohbete girişti. Adam eski bir psikiyatrdı ve artık işini yapmıyordu. Adama kendini çok yakın hissettiğinden bu dermansız ağrılarından ve gittiği doktorlardan ve de onların söyledikleri şeylerden bahsetti. Adam biraz düşündü. Sonra eski bir tanıdığını görmüşçesine gözleri parlayarak : “Galiba ben senin sorununu biliyorum” dedi. O ise fazla heyecanlanmamıştı, adamın söyleyeceği şeyin televizyon programlarında gösterilen doğal denilen ancak bir işe yaramayan iyileşme zımbırtılarından birisi olacağını düşündü. Ama yine de ilgili gibi davranarak dinlemeye koyuldu. “Acı transferi” dedi adam, “Senin sorunun acı transferi.”. Adamın dediği şeyi pek anlamamıştı adamın konuşmasına devam etmesine onay veriyorcasına kaşlarını meraklı bir biçimde çattı. “İnsanlık alemi acılardan ibarettir dostum, biz ise ya kendi ürettiğimiz acıları ya da başkalarının bize bağışladığı acıları çekmek zorunda bırakılırız. Acıların miktarı asla değişmez, çok azı yok edilebilir. Bizim ürettiğimiz acılar ise aslında her zaman var olan acılardan başka bir şey değildir.” Adamın dedikleri daha çok kafasını karıştırmıştı. Bu adamın hafiften kafayı tırlatmış olabileceğini aklından geçirdi. “Acı transferi dediğiniz şeyin benim durumumla ne alakası olabilir?” diye sordu. “Hissettiğimiz acı ve üzüntü aslında evrende dolaşıp sığınacak vücutlar arayan enerji birikintileridir. Bu enerji bir insana geçtiğinde genelde vücudundaki bağlantılı yerlere de sirayet eder ve sen bu kişilerin hasta olduğunu düşünürsün. Senin durumunda büyük ihtimalle bu enerji birikintisi biraz fazlaymış ve her nasılsa vücudunun herhangi bir yerine zarar vermemiş, sadece çektiğin ağrılar kalmış.” Adam sözlerine devam etmeden kaşlarından birkaç kıl koparttı ve ardından bir sigara yaktı. “Tabi etraftaki bazı olumsuzluklar, sigara içmek gibi, bu enerjileri kendine çekip duran mıknatıslardır. Ancak bu enerji birikintileri kendilerine en uygun kişiyi seçmeyi çok güzel bilirler. Nesilden nesile devam eden hastalıklar da aslında bir soyun genlerini çok seven ve ondan ayrılmak istemeyen enerji birikintilerinden başka bir şey değillerdir.” Adam lafını bitirdiğinde trenin ineceği durağa geldiğini bildirerek izin istedi ve yanından ayrıldı. Adam giderken arkasından bir şeyler daha sormak istedi. Sonra vazgeçti ve adamın yüzyıllardır süren araştırmalarıyla genetik hastalıkları ve daha bir sürü şeyi boktan bir enerji safsatasına bağlamasının saçmalık olduğunu düşündü.
Bölüm 4
Kendisini çok iyi tanıyordu veya öyle olduğunu zannediyordu. Saçmalık dediği şeyleri bile üç dört gün düşünür, en sonunda düşünmekten yorgun düşünce kendisine en mantıklı gelen bir görüşle kendisini kandırır ve kendi kendini ikna ederdi. Bu bütün insanların bir özelliği olmalıydı, insan bir düşünceyi sonsuza kadar kafasında dolandıramazdı. Eğer o düşünce beyninde çelişki fırtınalarına yol açıyorsa, en sonunda orta yolu bir şekilde bulur ve kendini rahat ettirirdi. Trendeki adamın dedikleri de onda bu türden düşüncelerin doğmasına sebep olmuştu. İki gün önce saçmalık dediği bu adamın sözleri hafiften mantıklı gelmeye başlamıştı. Böyle saçma bir düşüncenin mantıklı olmaması gerekiyordu, derhal çürütülmesi lazımdı. Bu yüzden çürütme işleminin ilk adımı olarak annesini,babasını ve dedelerini aradı ve onlara kendisinde bulunan rahatsızlıklara benzer şeyler olup olmadığını sordu. Aldığı cevap olumsuzdu, ayrıca onların bildiklerine göre yakın akrabalarda da böyle bir sorun yoktu. Trendeki adam büyük ihtimalle bir deliydi ve meslekten de deli olduğu için atılmıştı. Böylece kafasındaki yaramaz düşünceyi birkaç telefon aramasıyla derdest etmişti veya öyle olduğunu zannediyordu.
Günlerden bir gün, yine diş ağrısından kurtulmak için yuttuğu ağrı kesicinin yan etkisi olarak verdiği karın ağrısıyla uyuyakaldı. Rüyasında yıkık bir ev gördü. Evin etrafı toz içerisindeydi ve etrafında birkaç insan koşturuyordu. Bu insanlar bilmediği yabancı bir dil konuşuyorlardı. O da koşarak enkazın yanına gitti. Bu sefer bildiği bir dilden “İmdat” çığlıklarını duydu. Enkazın altından geliyordu ve bir erkeğe aitti bu sesler. Hızlıca duvar kalıntılarını kaldırmaya başladı. Biraz zor olsada rüyada olmanın verdiği güçle olsa gerek, sonunda adama ulaştı ve kolundan çekerek enkazın dışarısına çekti. Adamın yüzünü gördüğünde donakalmıştı. Bu daha önce rüyasında gördüğü büyük dedesiydi. Adam ona sarıldı, o ise konuşmaya çalıştı ama ağzını açamadı. Bir müddet sadece birbirlerine bakarak durdular. Adam minnettar bir şekilde gözlerini kırpmadan bakıyordu. Sonra iki tane asker kılıklı adam yabancı bir dilde bağırarak adamın yanına geldiler ve sanki onu görmemişcesine büyük dedesinin kollarına girerek götürdüler.

Bölüm 5
Uyandığında ilk işi yüzünü bile yıkamadan arabasına atlayıp köyün yolunu tutmak oldu. Bu sefer ninesinden büyük dedesiyle alakalı bütün bilgileri almakta kararlıydı. Köye, ninesinin evine vardığında biraz hoşbeşten sonra konuya girdi. Ninesi bu sefer isteksiz değildi. Büyük dedesinin başından geçen herşeyi en baştan anlatmaya başladı : “Dedeni 15 yaşındayken düşman askeri aldı götürdü, 5 sene boyunca ne haber aldık, ne de bir mektup, öldü zannetmiştik”. Rüyasında gördüğü yabancı dille konuşanları şimdi daha iyi idrak etmişti. “O yaban memleketlere esir gittiğinde onu inşaat işlerinde bir iki para vererek çalıştırmaya başlamışlar, daha oraya varalı 15 gün olmamış, inşaatın bir duvarı üzerine çökmüş, öldü zannetmiş o koca taşların altında, ama koca yüreklinin biri o taşları nasıl kaldırdıysa kurtarıvermiş onu. Başka kimse görmemiş onu ama o görmüş.”. Rüyasında gördüğü olayın aynısını anlatıyordu ninesi, aşırı bir şaşkınlık içerisinde dinlemeye devam etti. “Ama o günden sonra o oğlanı hiç görmemiş , üstüne üstlük inşaatın altından çıktıktan sonra artık gurbetten mi, yediği yemeklerden midir, karnına sürekli ağrılar girermiş, kurdeşenler dökermiş.” Gözleri şaşkınlıkla daha çok açılmıştı, birden atladı ve sordu “Peki ya dişi, dişi ağrıyor muymuş?” . Ninesi cevapladı “Zaten enkaz üzerine devrilince 3-4 dişi de kırılmışmış”. Herşeyi çözdüğünü düşündü bir an için yada o öyle olduğunu zannediyordu.  Ninesi devam etti : “Ama düşman ellerinden döndükten sonra çok geçmedi kendisine geldi, yeniden gürbüzleşti diyorlar”. Ninesinden dedesiyle ilgili birkaç hikaye daha dinledikten sonra elini öperek, heyecanla yanından ayrıldı. Bir yerde durdu ve sakinleşerek düşünmeye başladı : dedesi bu ızdırapları 5 sene civarı çekmiş olmalıydı, kendi hastane kayıtlarına baktı o da hemen hemen 5 senedir bu acılarla baş etmeye çalışıyordu. Gördüğü rüyayı tekrar düşündü ve birden bu sabah karın ağrısıyla uyanmadığını hatırladı. Kendisini zorladı, acaba dişi ağrıyor muydu ağrımıyor muydu, sanki ağrımıyor gibiydi. Trendeki deli adam haklıydı sanki. Bu acılar kendisine dedesinden miras kalmış olmalıydı. Yoksa o da mı delirmişti? Acı transferi buydu demek, bazen ortalıkta dolaşan acılardan sizin de nasiplenmeniz gerekebilirdi. Kendisini çok mutlu ve sağlıklı hissetti. Herşeyi açıklığa kavuşturmuş ve ağrılarından kurtulmuştu. Sonra aklına birşey dank etti, ninesinin anlattığı olaydaki dedesini kurtaran kişi kendisi olabilir miydi? Rüyasında geçmişe gidip dedesini kurtarmıştı ve bütün acılarını ağrılarını dedesine aktarıp gelmiş miydi? Peki onda bulunan acılar ona nasıl,kimden gelmişti? Bütün bunları düşünmenin gereksizliğini anlayınca,  sadece durumunun keyfini yaşayarak hiç birşey düşünmeden yürümeye devam etti.
Acılara karşı çoğu zaman yapılacak birşey olmuyordu, onlar her türlü yoldan sizi bulup gerekeni yapıyorlardı.